BENİM ANADOLUM

Altmışlı ve yetmişli yılları babamdan dinledim. Seksenleri, doksanları ve ikibinleri ise bizzat yaşadım. İdare lambalarının altında geçen geceleri babam anlatırdı. Ali dedemin Kur’an harfleriyle yazılmış olan Muhammediye’yi kendine has bir makamla çok güzel okuduğunu söylerdi. Özellikle kış gecelerinde bu eserin manevi havasıyla köy odaları dolarmış. Anadolu’nun nice köylüsünün gönlüne İslam’ı nakış nakış işleyen bu kıymetli eserin, Hacı Bayram-ı Veli’nin talebesi Yazıcıoğlu Mehmed’e ait olduğunu çok sonraları öğrendim.

Yine babamdan dinlemiştim. Menderes Hükümeti’ne karşı darbe yapıldığını dedemlerden duymuşlar. Darbeyi takip eden kış aylarında aile büyüklerimizin kulakları hep bataryalı radyodaymış. Tutuklu başbakanımız Adnan Menderes’in mahkemedeki ses kayıtları radyodan yayınlanıyormuş. Dedelerimiz onun sesini duyabilmek için köy odalarında toplanırlarmış. Bazen Menderes’in sesini duyarlar, çoğu kez de sesini duyamadan evlerine dönerlermiş. Yeni anayasa için yapılan halkoylamasının memlekete ne getireceği konusunda köyde kimsenin ciddi bir fikri yokmuş. Hatta halkoylamasında “evet” çıkarsa, Adnan Menderes için iyi olacağı söylentisi bile dolaşıyormuş. “Evet de, hayır olsun.” deniliyormuş. Ama dedemin kanaati hiç de öyle değilmiş. O sabah dört öküzünü alarak namazdan sonra hemen tarlaya gitmiş, babaanneme de sandığa gitmemesini iyice tenbihlemiş. Kendince halkoylamasına böyle muhalefet etmiş. Halkoylamasından iki ay sonra milletin çok sevdiği Başbakan Adnan Menderes, idam edilerek şehadete yürümüş… Ahmediye, Muhammediye, Hz. Ali cenkleri okunan köy odalarına büyük bir hüzün çökmüş ve Anadolu insanın yüreğinde derin bir yara açılmış.

Askerî darbenin yaralarının kabuk bağlamaya başladığı yıllarda köyümüzde doğmuşum. Sonbaharmış, Ramazan ayıymış, pekmez zamanıymış… Babamın memuriyete başlamasından sonra Keskin’e taşınmışız. Keskin için “çocukluğumun masal adası” diyebilirim. Bu şehirde güneş, tek katlı bahçeli evlerimize adil bir şekilde dağılırdı. Sabahın taze ışıkları, mahmur gözlerimizi kamaştırırdı. Mola’dan alıç, Arzu Bağları’ndan badem ve kayısı, Miyav’ın bahçeden ayva, Nigola’dan da cevizimizi yerdik. Keskin’in her metrekaresi bizim oyun ve eğlence mekanımızdı. Karıştıran’daki okul pikniklerimiz, arkasına asıldığımız itfaiye araçları, topladığımız hurda demirlerle aldığımız kırık leblebiler ve keçiboynuzları da çocuk dünyamızın en renkli kareleriydi. Gündüzün ve akşamın keyifleri ayrı ayrıydı. Çocukluğumuzda elektriğin kesildiği akşamlarda babam bolca hikaye ve anı anlatırdı. Hacıömer Solaklısı köyüne sonradan geldiğimizi ve muhacir olduğumuzu da o zamanlar öğrenmiştim. Köyde bize “Tatarlar” ya da “Muhaciroğulları” denilirmiş. Dedelerimiz Kırım’dan gemilerle önce Samsun’a gelmişler. Daha sonra ise kağnılarla Anadolu’nun farklı yerlerine yerleştirilmişler. Hatta büyük dedemiz, Kırım’dan gelirken ekmek tahtası kadar elyazması bir mushafı da yanında getirmiş. Daha sonra o mushafa neler olduğunu kimse bilmiyor. Elyazmalarının da insanlar gibi hicret hikayeleri vardır. Belki bir gün bir elyazması kütüphanesinin sergi salonunda o hatıraya rastlarım. Kırım ve Anadolu’nun birbirine ne kadar da yakın olduğunu altın yaldızlı tezhiplerinde belki görebilirim.

Keskin’de hep kirada oturduk. Kiracı olmak bizim için çok keyifliydi. Yeni evler, yeni arkadaşlar, yeni oyun yerleri, yeni maceralar… Kendimize ait bir evimiz olmadı. Fakat Keskin’in bütün evleri bizimdi. Üniversite yıllarında duyduğum “Dünyaya kiracı gibi yerleşmeli.” sözü, o asude günleri zihnime yeniden çağırır. Bir şeye “sahip olma”nın ailemizde sohbet konusu olduğunu hiç hatırlamıyorum. Babamla birlikte üç amcamın ortak olduğu traktörümüzün arka büyük tekerlerine çocukça bir rekabetle talip olurduk. Çünkü bize göre traktörün en kıymetli yeri arka tekerleriydi. Babam, ancak emeklilik yıllarında ev ve araba sahibi olabildi. Hatırlayabildiğim kadarıyla altı farklı evde kirada oturmuşuz. Her evin bir adı vardı: Terzi Osman’ın evi, Hacı Arif’in evi, Erol’un evi…

Çocukluğumun ilk yılları Terzi Osman’ın evinde geçti. Çekişini kontrol etmek bahanesiyle yanaşıp, uçurtmalarımızın ipine jilet atan abiler vardı. Uçurtmalarımızın düştüğü bahçeye de bir türlü ulaşamazdık. Hapishane’nin yokuşundan kış aylarında doyasıya kayardık. O ne uzun kaymaydı öyle! Ipıslak oluncaya kadar vazgeçmezdik bu eğlenceden. Gazoz kapağı, futbolcu kartları, misket, yağlı kayış, çivi, çelik çomak, o döneminin vazgeçilmez oyunlarıydı.

Terzi Osman’ın evinden sonra Hacı Arif’in evine taşındık. Bu evimiz, ressam Rahmi Pehlivanlı’nın evine komşu idi. O zamanlar Pehlivanlı’nın evi henüz müzeye dönüştürülmemişti. Sınıf arkadaşım Hamit, o evde otururdu. İftara yakın o evin önünde yassı taşlardan kuleler yapardık. Ezanla birlikte nişan alır ve atışa başlardık. Kulesini ilk yıkanlar iftar sofrasına daha hızlı ulaşırlardı. O yıllarda ilkokul iki ya da üçteydim. 23 Nisan ve Cumhuriyet bayramlarında en çok hoşumuza giden şey, tören gününden önce yapılan yürüyüş provalarıydı. Arkamızda büyük bir toz bulutu bırakarak Keskin’in sokaklarını rap rap sesleriyle turlardık. Sert adımlarla yeri göğü inletirdik. Hele de kendi evimizin önünden geçerken daha bir şevklenir ve bizi izleyen annemize, ablalarımıza ve komşularımıza gözlerimizin ucuyla bakardık. İçimizi büyük bir gurur kaplardı.

Çocukluğumu doyasıya yaşadığım ev, şüphesiz ki Erol’un eviydi. En canlı hatıralarım, o güzel bahçeli eve aittir. Bahçemizin yarısı annemindi. Domates, biber, patlıcan, fasulye, patates ve yeşillik ekerdi. Ağaçlarla ayrılan diğer yarısı ise bizim oyun alanımızdı. Minyatür kale futbol için bize fazlasıyla yetiyordu. Üç erkek kardeştik. Birkaç arkadaş daha çağırdık mı, çift kale maç bile yapabiliyorduk. Evimizin bahçesi dışında geniş oyun alanlarımız da vardı. En genişi ise İrfan Ağa’nın tarlasıydı. İrfan Ağa’nın hem köyünde hem de Keskin’de tarlaları vardı. Köyüne gittiği zamanlarda Keskin’deki tarlası bizim futbol sahamıza dönüşürdü. Zeminini iyice sertleştirmiştik. Tek kusurumuz buydu. Kimsenin camını kırmadan özgürce oynardık. Bir metre boyunda büyük kızıl taşlardan kale direklemiz vardı. Top kurtarma telaşıyla başlarını bu taşlara çarpıp yaralanan arkadaşlarımız da oluyordu. Bir çocuğun yaralanması, bir yerinin kanaması o dönemde günlük yaşamın en doğal parçasıydı.

Bir de çamaşırcı Mustafa vardı. Atletleeeeer, fanilaalaaaar, ırgaalaaar, gazaalaaaar… 20. yüzyılın son çeyreğinde Keskin’in sokaklarında mütemadiyen bu ses yankılanmıştır. Geçenlerde bir arkadaşım söyledi. Yaşlanmış, haftada sadece bir gün pazara geliyormuş. Rabbim o sesin sahibine hayırlı ömürler versin. Yıpranmış bir veresiye defteri vardı. Sesinde güven vardı. Herkese güveniyordu, herkes de ona. Gönüllerimizde hoş bir sada bıraktı.

Keskin’in en sevdiğim yerlerinde biri kütüphanesiydi. Kış aylarında kütüphanenin tam ortasında büyükçe bir soba yanardı. Hararetin şiddetinden sobanın kimi yerleri de kızarırdı. O sıcaklığı ve huzuru şimdi kelimelere dökmem mümkün değil. Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiirinin tamamını o güzel mekanda ezberlemiştim. Mermere yazılmış gibi hâlâ hafızamda durur o satırlar:

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya…

Şimdilerde eski kütüphane binamıza Keskin’in nadide bir sesi olan Hacı Taşan’ın adı verilmiş. Hacı Taşan Kültür Merkezi olmuş. Belki de o muhteşem taş duvarlarında hâlâ “Allı Turnam” türküsü  yankılanıyordur kulak verenlere. Kim bilir?..

Keskin’e taşındıktan sonra köyümüzle irtibatı hiç koparmamışız. Çocukluğumun bütün yazları hep köyde geçti. Bir yetişkinin hayallerini süsleyen uzak şehirlere seyahati ne kadar heyecan verici ise, köye gitmek de bizim için o kadar heyecan verici idi. Her gidiş, yeni bir gidişti. Foto Arif’in önünden kalkan minibüs, içimizi kıpır kıpır ederdi.  Köye vardığımızda ise en çok istediğimiz şey Tahazlı’nın bendine gitmekti. Toplu iğneleri ateşte kızdırdıktan sonra suya daldırıp soğuturduk. Sonra da bükerek oltalarımıza takardık. Dört beş çocuk yaya bir şekilde yollara düşerdik. Belki bir domates bahçesi bulabiliriz ümidiyle yanımıza tuz ve bir parça ekmek de alırdık. Gözümü yumduğumda, bende yaklaşırken kulaklarımıza gelen o su sesini zihnimde hâlâ yeniden duyar gibi olurum. Şimdi Niagara Şelalesi’ne gidecek olsam, Tahazlı’nın üç metrelik bendinden akan suların verdiği hazzı duyacağımı hiç sanmıyorum…

Yazın başlamasıyla birlikte köyümüzün toprakları, İlahi bir mutfağa dönüşürdü adeta. O mutfakta önce arpalar pişmeye başlardı. Daha sonra buğdağ, mercimek, nohut, ay çekirdeği ve nihayet kavun, karpuz ve üzüm pişerdi. Ay çekirdeği hasadının ardından sıra bağlara gelirdi. Bağlar kaynarken doğduğumu söylerdi annem. Köyün en sevdiğim zamanı da buydu benim için. Bulgur kaynatılır, pekmez yapılır, tarhanalar damlara serilirdi. En eğlenceli oyuncaklarımız ise ayçiçeğinin kurumuş saplarından yaptığımız ok ve yaylarımızdı. Gece yarılarına kadar pekmezler kaynatılırdı. Oklarımızın uçlarını pekmez teştlerinin altındaki ateşlerden tutuşturarak gökyüzünü aydınlatırdık. Bunlar bizim adeta havai fişeklerimizdi. Ok ve yay eğlencesine gündüz de devam ederdik. Demir testeresiyle kestiğimiz ince teneke parçalarını oklarımızın uçlarına sararak sivriltirdik. Bütün tahta kapılar, uzaktan ve yakından hedefimiz olurdu. Kimi zaman bu eğlenceler istenmeyen kazalarla da sonuçlanırdı. Büyüklerimiz işinde gücünde idi. Bizler de bütün ciddiyetimizle oyunumuzda idik. Kimsenin bu oyundan bizi mahrum ettiğini hatırlamıyorum. Giderek hayatın sanala evrildiği günümüzden bakınca, o günlerin kıymetini daha iyi idrak edebiliyorum. Şimdiye kıyasla o günler, dünya üzerinde yaşanılan belki de son organik günlerdi.

Kabına sığmayan çocuklardık. Oyun ve oyuncağa dönüştüremeyeceğimiz neredeyse hiçbir şey yoktu. El arabalarıyla tepeden kaymak, tehlike ve heyecanın zirve yaptığı bir oyunumuzdu. Bir gün, kalın demirlerden özel imal edilmiş el arabamı biraz zorlansam da tepeye kadar çıkarmıştım. Tekerleği sıkıştırarak fren yapmak için yanıma taşlar da almıştım. El arabasının içine oturmamla birlikte tepeden aşağı doğru hareket başladı. Çok hızlanınca taşları tekerlekle demirin arasına attım. Çok sert frenle beraber takla atan el arabam, kafamın üzerine düşmüştü. Her keyfin keyifle bitemeyeceğini bir kez daha gördüm o gün. Kanayan başımı annemin beyaz tülbendiyle sardılar ve birkaç gün böyle gezdim, sonra iyileştim. Alnımın sağ üst köşesindeki yara izine ne zaman gözlerim takılsa o günü tekrar hatırlarım.

Traktörümüzün marş sesinden daha uyarıcı bir şey yoktu benim için. Yeter ki o sesi duyayım. Nereye gittiği de hiç önemli değildi. Babam ya da amcam olurdu direksiyonda. Römorka hemen atlardım. Çerikli’ye buğday götürdüğümüz o sabah serinliğini, Kilimli köyüne kunduru buğday almaya giderken ay ışığının aydınlattığı o geceyi unutamam. Akşam namazını kıldığımız caminin hocasının bana gösterdiği sevgi, buğday aldığımız amcanın misafirperverliği de bambaşkaydı.

İlkokul ve ortaokul yıllarım Keskin’de geçti. Babam, görevli olarak hacca gittiği yılların birinde kardeşimle beni ilkokula yazdırmışdı. Rüya gibi bir sınıf, rüya gibi bir öğretmen… Hülya Okayer öğretmenimin şefkatini anmadan geçemem. Sınıfımız için hazırladığı kekleri ve meyveleri evinden ben getirirdim. Sesi güzel olan arkadaşlarımız da türkü söylerlerdi. Bütün bunlar okula olan muhabbetimizi artırıyordu. İkinci sınıfın başında bizi üzen o haberi almamız geç olmadı. Öğretmenimizin tayininin Van’a çıktığını öğrendik. Devam eden yıllar sınıfımız için bir fetret dönemi oldu. Farklı öğretmenler ve farklı sınıflarda iki yıl geçirdik. Dördüncü ve beşinci sınıflara gelince efsane öğretmenlerimden Şengül ve Mehmet Kıymaz’la tanıştık. İlkokuldaki altın çağlarımı bana yaşatan bu öğretmenlerime ne kadar teşekkür etsem azdır. Mehmet öğretmenim babamın da arkadaşıydı. Ortaokula geçtikten sonra bile benimle irtibatını koparmamış ve bana sınavlara hazırlık kitabı göndermişti. Ortaokul yıllarımın temelini ise babam attı. Babamın bana bıraktığı en kıymetli hediye, şüphesiz ki beni Keskin İmam Hatip Ortaokulu’na yazdırmasıdır. Kulağıma değen Kur’an ayetlerini onun sayesinde şimdi hemen anlayabiliyorum. Bir şefkat timsali olan ve adını kalbime nakşettiğim bir öğretmenim vardı: Şerife Gönül Gökçe. Bu üç güzel kelimeyi adında ve kişiliğinde cem etmiş harika bir insandı. Kuran-ı Kerim derslerimize girerdi. “Sahabe Hayatından Tablolar” isimli bir seriyi de okutmuştu bize. Keskin’in ayazında çatlayıp kanayan ellerimi avuçlarının içine almıştı bir keresinde. Çantasından çıkardığı kremi güzelce ellerime sürmüştü… Nasıl unutabilirim ki onu?!   

Keskin’de ortaokulu bitirdikten sonra Kırıkkale İmam Hatip Lisesi’ne yatılı olarak kaydoldum. Lise yıllarında hayatıma dokunan en kıymetli insan, Arapça öğretmenimiz Osman Uygun idi. Daha ilk dersimize girerken “Yâ eyyühe’ş-şebâb! Entüm lestüm kebâb!” hitabıyla bizleri büyülemişti. “Küntü fî Dımaşk…” diyerek Şam’da geçirdiği eğitim yıllarından bahsederdi. Konuşmasını kısmen anlıyorduk. Ama gözlerindeki ışıltıyı, sesindeki o heyecanı yüzde yüz hissediyorduk. Biz de onlara meftunduk zaten. Aynı zamanda dayım olan Mikail Korkmaz da, okulumuzun müdürü idi. Okulumuzun eski mehter takımından kalan davul ve zille bizleri sahura kaldırırdı. Okulunu, evi gibi sahiplenen kıymetli öğretmenlerimizden biriydi.

Geniş bir yatayda, zamansız bir boyutta aheste aheste akıp giden çocukluk ve ilk gençlik yıllarının ardından Ankara İlahiyat Fakültesi’nde eğitimime devam ettim. Dört yılın ardından sıraların rahatlığına veda ederek mezun oldum. Aynı yıl Düzce Anadolu Öğretmen Lisesi’nde görevime başladım. 17 Ağustos 1999 yılında yaşanan büyük deprem, Düzce’yi de etkilemişti. Depreminin yaraları yeni yeni sarılıyordu. Yaşanan yaşanmıştı artık. Toprağa da sekinet inmişti. Bir daha deprem olmayacağı ümidiyle yavaş yavaş çadırlar kaldırılmaya, prefabrik konutlar da boşaltılmaya başlanmıştı. Tarih 12 Kasım 1999, günlerden ise perşembe idi. Bir çok kimse evinde ya da eve dönüş yolundaydı. Deprem bu defa merkezinden vurmuştu Düzce’yi. Dünyamız, yüzlerce insanı bağrına çeken ufak bir titreyiş yaşamıştı. Evrendeki o muazzam hızı ve hareketi yanında çok hafif bir ürperişti bu. Ama ardında büyük acılar bırakan bir ürperişti…

Depremin ardından tekrar çadırlı günler başladı. Ev çadır, hastane çadır, okul çadır… Depremden dolayı eğitim-öğretime ara verilmişti. Mehmetçiklerin kurduğu sahra çadırında beş öğrencimle tekrar derse başladım. Sobamızın çevresinde gençlerle halka yaparak bazen konuştuk bazen de sustuk. Gözlerindeki sönmeyen ışığı takip ettim sustuğumuz zamanlarda. Okulu özlemişti gençler. Çadır da olsa “okulumuz” diyerek gelmişlerdi. Bir arkadaşının on sekiz saat enkaz altında yardım beklediğini söylüyordu bir öğrencim. Zor geçen ilk günlerini, fırtınalı akşamlarda uçan çadırlarını anlatıyordu başka bir öğrencim. Sınıfımızın kapı aralığından görünen ve artık ağır hasarlı hale gelen okul binamızı göstererek “Ya sınıfta olsaydık Hocam!” diyordu bir diğeri. Bir başka sınıfta, bir gazete kupürünü paylaşıyordu bir başkası: “Deprem bölgesindeki öğretmenler bundan sonra ‘ev ödevi’ yerine ‘çadır ödevi’ verecekler.” diye yazıyordu.

Çadır sınıflar kendi yaşam tarzını da beraberinde getirmişti. Öğrencilerimizin eğlence anlayışlarında da hayli değişiklikler olmuştu. Öğrenci, yine öğrenciydi… Yine aynı kıpırtı, yine aynı heyecan… İşte 11 FEN-A’nın geleneksel eğlence ve oyunlarından mezuniyet yıllığına girmiş birkaç satır:

“Çadır Akrobasisi: Yaşadığımız iki büyük depremin şartlarımızı çok fazla değiştirmesi sınıfımızda yeni eğlenceler türemesine neden olmuştur. İşte bunlardan biri de ‘Çadır Akrobasisi’dir. Bu eğlence sınıf çadırımızın kapısındaki demire asılarak değişik jimnastik ve akrobasi hareketlerinin yapılmasıyla gerçekleşir. Bu oyun çok zevkli olmakla beraber en çok seyirci toplayan oyundur. Fakat çadır demirinin bu ağırlıklara dayanamayarak kırılması bu oyunun beklenmeyen bir şekilde son bulmasına neden olmuştur.”

Zekalarıyla yaramazlıkları doğru orantılı olan bu gençler, bazı öğretmenlerinin FEN ile A’yı birleştirerek yaptıkları özel vurguyu gerçekten hak etmeye çalışıyorlardı belki de, kim bilir?..

Depremin ikinci yılında yine Düzce’deydim. Küçük çadırımdan ayrılıp prefabrik bir konuta geçtim. Daha sonra ise bir konteynıra yerleştim. Bu arada okulumuz da daha konforlu diyebileceğimiz prefabrik sınıflara kavuştu. Yeni sınıflarımızda derse başladığım ilk gün bir öğrencim çadır günlerimizi özlemle anarak şunları söylemişti: “Geçen yılın gerçekten farklı bir güzelliği vardı hocam… Yağmur yağdığı zamanlarda derse ara verirdiniz, başımızı sıralara yaslar hep beraber yağmur sesini dinlerdik… Şimdi bu yeni sınıfımızda o günlerin tadını çok arıyoruz…”

Yetmiş iki milletin huzur içerisinde yaşadığı Düzce’de iki yıl kaldım. Soğuklarında titrediğimiz, sıcaklarında bunaldığımız o günler, bütün güzel ve biraz da hüzünlü anılarıyla geride kaldı… Göçenlere rahmet dilendi, kalanlar hayat mücadelesine devam etti. Yeni evler, yeni okullar yapıldı. “Candan açtık cehle karşı bir savaş!” diyerek “nura doğru can atan” kırmızı süveterli bu gençler de şimdi öğretmen oldular. Ayaklarına ve ellerine batan dikenler yıldırmayacak onları. Anadolu’nun dört bir yanını gül bahçesine çevirecekler. Gönüllerinde büyüttükleri öğretmenlik aşkını şimdi öğrencilerine verecekler…

Bir şehirde yaşayıp oradan ayrılmak, bir kitabı bitirip kütüphanemizdeki yerine koymak gibi tıpkı… O şehirden, yani hayatımızın o sayfalarından bizde kalanlar her geçen gün azalıyor. Bazen tekrar bakıyoruz kimi sayfalarına, bazen sadece adı takılıveriyor gözlerimize ve kütüphanemizdeki yerini de unutabiliyoruz zamanla… Yılların geçmesiyle, o günlerle ilgili sadece bazı çağrışımlar ve umulmadık bir anda karşılaşmalar o hatıraların yardımına koşabiliyor… Deprem zamanının acı ve tatlı günlerini öğrencilerimle beraber yaşadıktan sonra Ankara’ya geldim. Öğrenci olarak ayrıldığım şehre öğretmen olarak döndüm. İşte yeniden Anadolu’nun kalbindeydim…

Babam anlatmıştı yine. Mustafa dedemiz ve Habibe ninemiz Kırım’ın Sivastopol şehrinden muhacir olarak gelirken yanlarında İbrahim adında bir çocukları da varmış. İbrahim dedemiz, Birinci Dünya Savaşı sırasında seberberlik ilan edilince eşini ve beş çocuğunu bırakarak cepheye gitmiş ve şehit düşmüş. Kırım’da başlayan hayatını Anadolu için feda etmiş… Büyük dedemin şehadetinin üzerinden bir asır geçmişti ve bu toraklar yine bir işgalle karşı karşıya idi. Takvimler 15 Temmuz 2016’yı gösteriyordu. Başkentimizin semalarında hiç alışık olmadığımız bir hareketlilik vardı. Sahip olduğumuz askeri techizatın neredeyse tamamı hainlerin elinde idi. Ülkemizin dört bir yanındaki kışlalardan harekete geçen tankların içini, kalbi ve beyni sökülmüş bedenler doldurmuştu. Çekik gözlü muhacir atalarıma ve bana vatan olan bu topraklar, elbette en büyük fedakarlığı hak ediyordu. O gece aklımda hep Başbakan Adnan Menderes’in idamdan önceki mazlum fotoğrafı vardı. Bu millet aynı acıyı bir daha yaşamamalıydı. Bu gecenin milletimiz için çok önemli olduğunu, darbelerden bu milletin çok çektiğini, bugün çıkmazsak yarın çok kötü bir sabaha uyanacağımızı biliyordum. Yatsı namazını kıldım ve dua ettim. Vefa listemin en başına koyduğum vatanım için o gece sokağa fırladım. Ankara Emniyeti’nde yaralandım ve gazi oldum. O gece Türkiye’nin kader gecesiydi. Anadolu’nun bağrından çıkan yiğitler, ağır silahlara karşı canlı kalkan oldular. Haçlı hançerini, iman dolu göğüslerinde paramparça ettiler. Alevli bir kora dönen yürekleriyle hainlerin dünyasını tarumar ettiler. O şehitler, bu milletin başının, sadece rükûda eğileceğini; bu topraklarda hiçbir gücün, benzer bir şeyi bundan sonra aklının ucundan bile geçiremeyeceğini bütün dünyaya gösterdiler. Çanakkale’deki ikiyüz elli bin vatan evladını temsil eden iki yüz elli bir şehidin kanıyla bu topraklar sulandı. Rabbim esirgedi. Gözü pek yiğitler, bir kez daha bu toprakları vatan eyledi. Hayatımızın en aydınlık sabahını Ömer Halisdemirler bizlere yaşattı. Mekanları cennet olsun, ruhları şad olsun.

Ben şehit kanlarıyla yoğrulan Anadolu’da doğdum, Anadolu’da doydum ve Anadolu’da yaşıyorum. Hayatımın kırk küsur yılını burada geçirmişim. Ve vakit gelince sonsuzluk diyarına da yine bu topraklardan dirilip gitmek isterim. Bu arzu ve hislerle çepeçevre kuşatılmışken, Anadolu’yu kendime tekrar sorduğumda şu cümleler dökülüyor kalemimden: Anadolu hicret, Anadolu gurbet, Anadolu vatandır. Anadolu “Muhammediye”, Anadolu “Allı Turnam”, Anadolu “Han Duvarları”dır. Anadolu ekmek, Anadolu biçmektir. Anadolu öğrenmek, Anadolu öğretmektir. Anadolu sevgi, Anadolu sevdadır. Anadolu yaralanmak, yaraları sarmak ve yeniden ayağa kalkmaktır.

Necati İŞLER
18 Kasım 2019 – ANKARA

Bu öyküyü okuma nezaketini gösterip tashih eden kıymetli arkadaşlarım Ömer Acar’a, Mikail Çolak’a ve İbrahim Demirkan’a çok teşekkür ederim.

 1,016 total views,  1 views today

1 yorum

  1. Keskin denilince akla ilk gelenlerden ve asla unutulmaması gereken cuma namazlarının bahçedeki sesi ERDEM VARDI RAHMETLİ FERHAT HOCA içeride tekbir aldıkça erdem dışarıda avazı çıktığı kadar bağırıdı Allahu ekber diye Keskinin o soğuk kış aylarında dahi ayak yalın gezerdi sonra Yaşar , daha sonra ise eli sopalı Feyzullah bunlar sokağa her çıktığımızda gördüğümüz simge kişiliklere sahip insanlardı.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*